ALLAH’A YAKINLIĞIN ANAHTARI; VİCDAN

Şu ana kadar bahsettiğimiz tüm aşamaların ardından, dünyaya geliş amacının denenmek olduğunu anlayan insan şöyle düşünecektir: "Öyle ise ölüm bir son değil. Eğer bir imtihan varsa, bu imtihanın bir sonucu da vardır. Ama dünya hayatında öyle bir sonuçlandırma yok. Yeryüzünde gelmiş geçmiş tüm insanların arasında zalimler, ahlaksızlar, katiller vardı. Bunların yanı sıra, Allah'ın elçileri gibi çok yüksek bir vicdana ve ahlaka sahip, hayatını Allah için yaşamaya adamış insanlar da bulunmaktaydı. Aynı zamanda zalimlerin zulmünden zarar gören zavallı ve zayıf kalmış insanlar vardı. Ve bu insanlar hala var. Geçmiştekilerin her biri öldü; iyi olan da kötü olan da aynı şekilde öldüler ve aynı şekilde toprağın altına gömüldüler. Bugün hiçbirinin kemik kalıntılarından başka birşey yok. Sonsuz adalet sahibi Allah dünya hayatını böyle sonuçlandırıp bırakmaz."

Kısacası vicdanı ona, Allah'ın sonsuz vicdanının her kişiye her yaptığının karşılığını eksiksizce vereceğini söyleyecektir. Bu hesaplaşma dünyada tam anlamıyla olmadığına göre, demek ki bunun ertelendiği bir yer vardır.

Vicdanıyla bunları düşünen kişi, Kuran'da bunun da cevabını bulacaktır. Allah Kuran'da bu hesaplaşmayı ölümden sonraki zamana ertelediğini ve herkesin dünya hayatında yaptıklarının karşılığını öldükten sonra eksiksizce alacağını bildirmektedir:

Sizin tümünüzün dönüşü O'nadır. Allah'ın va'di bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur. İnkar edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir azab vardır. (Yunus Suresi, 4)

Şüphesiz Rabbin, onlardan tümüne yapıp ettiklerini(n karşılığını) onlara tastamam ödeyecektir. Çünkü O, yapıp-ettiklerinden haberdar olandır. (Hud Suresi, 111)

Vicdanıyla Kuran'a başvuran kişi, insanların hiçbirinin zannettikleri gibi başıboş olmadıklarını, her yaptıklarını Allah'ın bildiğini ve her iyiliğin ve kötülüğün karşılığının görüleceğini anlar. Allah, Kuran'da hesap gününü ve herkesin hesabı görüldükten sonraki gerçek hayatlarını da bildirmektedir.

Bu noktada, vicdanını kullanan kişi Kuran ayetlerinin doğrultusunda çok önemli bir gerçeğin daha farkına varır. Dünya hayatı geçici bir deneme mekanıdır, asıl hayat ise ölümden sonra başlayan ahirettir, yani cennet ve cehennemdir. Herkes dünya hayatındaki tavrına göre ölümünden sonra Allah'ın belirlediği bir günde sorgulanacak ve dünya hayatını Allah'ın istediği şekilde yaşayanlar sonsuza kadar bir insan için olabilecek en güzel yaşantı içinde bulunacaklardır. Diğerleri ise, yine sonsuza kadar en şiddetli azap ve sıkıntıların bulunduğu bir hayatı Allah'ın yarattığı cehennemde yaşayacaklardır.

Ölüm meleklerinin ve cehennem ateşinin görüldüğü andaki vicdan gerçek vicdandır

Burada anlatılanların çok dikkatli ve konsantre olarak okunmasını tavsiye ediyoruz. Çünkü burada anlatılacak olanlar, bir bilgi aktarmaktan çok insanın belki de ilk defa olarak vicdanını nasıl harekete geçirebileceğini, asıl vicdanın ne olduğunu anlamasını sağlayacak düşünce yöntemleri ve gerçeklerdir.

Yukarıda söz ettiğimiz gibi, asıl hayatın ölümden sonra başlayacağı ve herkesin bu sonsuz hayatında dünyadaki tavrına göre bir ortamla karşılaşacağı Kuran'da haber verilen bir gerçektir. Fakat fayda vermeyecek işlere dalıp oyalanılan, ezbere yaşanan, düşünülmeyen bir hayatın içinde vicdanın sesine uymak, insanların işine gelmez. Herkes dünya hayatı için kendisine çıkar sağlayacak planların peşindedir. Bu planların içinde ölüm ve sonrası hiç yoktur. Halbuki ölüm bu planlanan olayların her birinden çok daha kesin bir gerçektir. Ama insanlar ölümü hiç hesaba katmazlar. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat sürmeye çalışırlar.

Peki insanların çok büyük kısmının bu önemli gerçeği görmezlikten gelerek yaşamalarının nedeni nedir?

Bunun cevabını şöyle verebiliriz: Herkes bir düşünsün; ölümü hayatı boyunca kaç kez düşündü? Hiçbir gün öleceğini, bedeninin toprağın altına gömüleceğini, üzerine toprak atan yakınlarının, sevdiklerinin kendisini toprağa gömdükten sonra mezarının başından ayrılıp günlük işlerine devam edeceklerini, sahip olduğu herşeyin ölümüyle birlikte onun için yok olacağını düşündü mü? Ölümün nasıl gerçekleştiğini hiç aklında canlandırdı mı? Bedeni toprağın altında çürüyecek, ama ruhu neler yaşayacak?


İnsan bir ruha sahiptir ve ruh yok olmaz. Kişi öldükten sonra ruhu için yeni bir hayat başlayacaktır, ancak onu nasıl bir hayatın beklediğini acaba hiç düşündü mü? İnsanların büyük çoğunluğu gibi kendisi de bunları belki hiç düşünmemiş olabilir. Çünkü bunları düşünmek insanları dehşete düşürür. Mümkün olduğunca bu gerçeklerden kaçmaya çalışırlar. Konusu açıldığında hemen konuyu kapatırlar; hatta birkaç klasik espri ile üzerlerindeki etkisini dağıtmak için uğraşırlar.

Peki neden insanların neredeyse tamamı, bir gün karşılaşacağı kesin olan bu gerçekten bu kadar şiddetle kaçmaya çalışır?

Düşünmemek bu olayın gerçekleşmesini engelleyebilecek midir?

Elbette ki hayır. İnsanların ölümü ve ahireti düşünmekten bu kadar kaçmalarının nedeni şudur: Ölümü ve ahireti düşünmek insanın vicdanını harekete geçirir ve Allah'a karşı sorumlu olduğunu, ölümle birlikte yaptıklarının hesabını vereceğini hatırlatır. Bu durumda, o ana kadar yapılan herşey önemini yitirir. İnsan kendisi için asıl önemli olan konuların farkına varır. Bir gün öleceğini düşündüğünde, bugüne kadar dünya hayatında yaptığı şeylerin ne önemi kalır ki? Belki ilk anda bunu tam olarak kavraması zor olabilir, ancak ölümün başına geleceği anı detaylıca düşünmek insana tüm gerçekleri görmesi için yardımcı olacaktır.

Bu durumu kendi üzerinizde de düşünün: Herşeyden önce, ölüm size hiç beklemediğiniz bir anda gelecek. Yani büyük bir ihtimalle hiç hazırlık yapma imkanınız olmayacak. O anın şu an olmaması için de hiçbir neden yok. Buna benzer bir anınızda birden ölümle karşılaşacaksınız.

Ölümün nasıl gerçekleştiğini şimdiye kadar hiç görmemişsinizdir. Sizin şimdiye kadar gördükleriniz, insanların bedenlerinin ölümüydü, ama bir de ölüm sırasında ruhun yaşadıkları vardır. İnsan, kendi ölümü dışında, ölümün bu yüzüne kesinlikle şahit olamaz.

Evet, insanlar sadece bedenin ölümünü görürler. Bir kişi öldüğü anda, hasta yatağında huzur içinde can vermiş gibi görünebilir veya bir savaşta kurşunlanarak yahut trafik kazasında can çekişerek ölmüş gibi de görünebilir. Ancak ruhunun ölümü, daha doğrusu ruhun ölüm sırasında yaşadıkları, dışarıdan görünenden çok farklıdır.

Ölen eğer mümin bir kişiyse onun ruhu yumuşakça çekilip alınır ve iki melekle birlikte sonsuz güzel hayatına başlamakla müjdelenir. Bu kişi ne korkar, ne de üzüntüye kapılır. O artık sonsuza kadar mutluluk ve huzur içinde yaşayacak olmanın tarif edilemez neşesini yaşar. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin. (Nahl Suresi, 32)
Onları, o en büyük korku hüzne kaptırmaz ve: "İşte bu sizin gününüzdür, size va'dedilmişti" diye melekler onları karşılayacaklardır. (Enbiya Suresi, 103)

Dünya hayatını Allah'ın rızasına göre yaşamamış biri içinse bedeni nasıl ölürse ölsün, ruhunun yaşadıkları azap dolu yaşamının bir başlangıcı niteliğinde olacaktır. Allah bu insanlara karşılaşacakları zorlu günü şöyle hatırlatmaktadır:

Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak? (Muhammed Suresi, 27)

İşte bu sebeplerle ölüm anını bir insanın zihninde canlandırması, yüzde yüz samimi ve vicdanlı davranmasına neden olacaktır.
Kesinlikle yaşayacağınız bu büyük olayı dikkatli düşünün: Mesela araba kullanırken veya her zaman yaptığınız işlerden birini yaparken, bir anda karşınızdaki görüntü değişecek ve iki ölüm meleği ile karşılaşacaksınız. Ölüm melekleri dünya hayatında Allah'ın rızasına göre yaşamamış, ölümü ve ahireti unutmuş kişilere çok korkunç bir yüzle görünebilirler. Kuran'da anlatıldığına göre ellerini canını almaya geldikleri kişiye doğru uzatıp onu kendilerine çekerek alçaltıcı, sonsuz ve geri dönüşü olmayan bir azabı bildirirler. Bu esnada, yukarıdaki ayette bildirildiği gibi insanın yüzüne ve sırtına vurarak canını alırlar. Ruhun bedenden sökülmesi büyük bir acıya neden olur. Ve o anda kişi neler olacağını anlar. Kıyamet suresinde bu an şöyle tarif edilmektedir:

O gün, öyle yüzler vardır ki kararmış-ekşimiştir.Kendisine, beli büken işlerin yapılacağını anlamaktadır. Hayır; can, köprücük kemiğine gelip dayandığı zaman, "Son müdahaleyi yapacak kim?" denir. Artık gerçekten, kendisi de bir ayrılık olduğunu anlamıştır. (Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında; O gün sevk, yalnızca Rabbinedir. Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı. Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti. (Kıyamet Suresi, 24-32)

Ölüm anını siz de mutlaka yaşayacaksınız. Ölüm anınızın şu an olduğunu düşünün. Sizin için neler önem kazanır, nelerin hiçbir anlamı kalmazdı? Neleri yapmış olmaktan veya yapmamış olmaktan dolayı pişmanlık duyardınız? Kimlerin sözünü dinlemiş olmayı dilerdiniz? Ya da kiminle hiç tanışmamış olmayı isterdiniz? Örneğin işinizle ilgili detaylar sizi ne kadar ilgilendirirdi? Veya bir davete giderken giyeceğiniz kıyafetin, insanların sizin şıklığınızla ya da güzelliğinizle ilgili düşüncelerinin ahiret gerçeği yanında ne önemi kalabilirdi?

Bu sorulara samimi cevap veren kişiler vicdanlarının ne dediğini ortaya çıkarabilirler. Eğer bir insan hayatı boyunca Allah'ın hoşnutluğunu hedeflemediyse ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için var gücüyle çabalamadıysa, ölüm anında duyduğu korkunun yanında yaşayacağı en büyük his, telafi edilemez bir pişmanlık olacaktır. Kişinin aklından hep "keşke şu kişiyi dinlemeseydim, keşke namaz kılsaydım, keşke Allah için yaşasaydım" gibi "keşke"ler ve pişmanlık ifadeleri geçecektir.

Bu arada ölüm anının etkisinin şiddeti daha da artacaktır, çünkü bu iki melek insanı sürükleyerek, aşağılayarak cehenneme doğru götürürler. Cehenneme girmeden önce herkes tek tek sorgulanır ve herkes neden cehenneme girdiğini bir kez daha görür. Bu, insana şiddetli bir sıkıntı, dehşet ve korku yaşatır. Çünkü hayatı boyunca yaptığı ve düşündüğü herşey kendisine tek tek gösterilir. Kimsenin bilmediğini zannettiği düşünceleri, kendisinin dahi unuttuğu birçok olay o gün karşısına çıkar:

O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye, bölük bölük fırlayıp-çıkarlar. Artık kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür. Artık kim zerre ağırlığınca bir şer (kötülük) işlerse, onu görür. (Zelzele Suresi, 6-8)

Bütün dünya hayatınız bu şekilde karşınıza çıkarıldığında nelerin size pişmanlık yaşatacağını düşünün. Neler için "keşke yapmasaydım" veya "keşke yapsaydım" dersiniz? O günkü onulmaz pişmanlık bir ayette şöyle bildirilmektedir:

İşte bu, hak gündür. Şu halde dileyen Rabbine bir dönüş yolu edinsin. Gerçekten Biz sizi yakın bir azab ile uyardık. Kişinin kendi ellerinin önceden takdim ettiklerine bakacağı gün, kafir olan da: "Ah, keşke ben bir toprak oluverseydim" diyecek. (Nebe Suresi, 39-40)

Hatta insanlar dünya hayatında yaptıklarından dolayı kendi kendilerine karşı büyük bir öfke ve nefret duyacaklar. Ancak Allah'ın onlara karşı duyduğu öfke ve kin çok daha büyük olacaktır:

Şüphesiz küfredenlere de (şöyle) seslenilir: "Allah'ın gazablanması, elbette sizin kendi nefislerinize gazablanmanızdan daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız zaman inkar ediyordunuz. (Mümin Suresi, 10)

Kuran'da o günkü pişmanlığın ve hatırlamanın bir fayda sağlamayacağı bildirilmektedir. O an geldiğinde herşey bitmiştir; geçmişte yapılanları telafi etmek mümkün değildir. Cehennemin kapıları sonsuza kadar insanın üzerine kilitlenecektir:

O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda? Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 23-26)


İnsanların tamamı, en azgın olanı bile, ölüm anında ve hesap sırasında vicdanın tüm dediklerini açıklığı ile görebilecek, ancak geri dönüş mümkün olmadığı için vicdanına uyarak durumunu düzeltemeyecektir. Bu sitenin amacı da, henüz geri dönüş imkanı varken insanlara vicdanlarını göstermek ve geçmişi telafi edebilecekleri ve ahirette pişman olmayacakları bir hayata davet etmektir.

Burada anlatılanlar vicdanınızın sesini tüm çıplaklığı ile hiçbir şey katmadan, nefsinizdeki diğer negatif ses ve telkinleri karıştırmadan ortaya çıkartabilmeniz açısından çok önemlidir. Çünkü daima vicdanına uyan biriyle vicdanına uymayan bir insan arasındaki fark, vicdanlı kişilerin Allah'a ve ahirete olan imanlarının gücüdür. Vicdanlı bir insan her an cehennemin yanı başında sorguya çekiliyormuş gibi davranır. Allah ayetinde bazı elçilerini örnek vererek onların daima ahireti hatırladıklarını şöyle bildirmektedir:

Güç ve basiret sahibi olan kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da hatırla. Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık. (Sad Suresi, 45-46)

HER AN VİCDANA UYARAK KURAN AHLAKINI YAŞAMAK

Hayatın küçük bir bölümünü kapsayan bir inanç olduğunu zannederler. Onlara göre din belirli günlerde hatırlanır, ibadetler dışında da dinle ilgili bir konu yoktur. Oysa Kuran'da insanın ibadetleri ile birlikte tüm hayatının da Allah için olacağı bildirilmektedir:

De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162)

Bunun anlamı şudur; bir insan her tavrında, her konuşmasında, her kararında, kısacası hayatının her anında Allah'ın kendisinden hoşnut olup olmayacağını düşünmeli, eğer Allah'ın hoşnut olmayacağına kanaat getirirse o tavırdan tamamen vazgeçmelidir.
Aslında her kim vicdanına başvurursa hayatının tek amacının Allah için yaşamak olduğunu anlayacaktır. Dünyada sürdürdüğü yaşamdan sorguya çekilecek ve sonucunda sonsuz hayatını geçireceği mekan belirlenecek bir insan için başka bir seçenek mümkün değildir. Dahası, nankör olmayan, düşünen, gerçekleri idrak etme yeteneğine sahip her insan elbette ki kendisini yoktan var eden, kendisine bir hiçken hayat veren ve sonsuz cennette yaşama imkanı tanıyan Rabbimiz'i hoşnut kılmaktan daha önemli birşey görmez.

Bütün hayatını Allah için yaşamaya karar veren insan, Allah'ı nasıl hoşnut edeceğini bulmak için yine vicdanına başvurur. Kuran'da Allah yasaklarını ve emirlerini bildirmiştir. Herşeyden önce vicdanını kullanan biri bu emirlere ve yasaklara kesin olarak uyar. Haram ve helalleri, Kuran'da okuduğu her hükmü en titiz şekliyle uygular. Kuran'da bildirilen ahlak özelliklerini kendisine örnek alır. Bunu yaparken de son derece samimidir. Kuran'da her yazanı anlayışının ve imkanlarının elverdiği ölçüde, elinden gelenin en fazlasıyla yerine getirir.

Buna şöyle bir örnek verebiliriz: Kuran'ı okuyan insan Allah'ın insanlara bazı ibadetleri emrettiğini görecektir. Bu ibadetlerden biri de namazdır:

Namazı bitirdiğinizde, Allah'ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken zikredin. Artık 'güvenliğe kavuşursanız' namazı dosdoğru kılın. Çünkü namaz, mü'minler üzerinde vakitleri belirlenmiş bir farzdır. (Nisa suresi, 103)

Bu ayeti okuyan kişiye vicdanı artık namazı kılmasını emredecektir. Hatta şu anda bu yazıyı okuyanlara da namazın farz olduğu hatırlatılmış oldu. Kişi bundan sonra vicdanının ve Kuran'ın emrettiğini uygulayabilir veya türlü bahanelerle Kuran'ın hükümlerini uygulamaktan kaçabilir. Ancak asla unutmamalıdır ki, namaz kılmamak için her ne bahane bulursa bulsun, bu bahane ahirette geçerli olmayacaktır.


Bir başka ayette ise Allah insanlara her durum ve koşulda adaletli davranmalarını bildirmektedir:

Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)

Bir insanın çıkarlarına ters düşse dahi Allah'ın emirlerini titizlikle uyması, ancak vicdanının sesini dinlemesiyle mümkün olur. Yukarıdaki ayette dikkat çekilen bir insanın karşısına çıkabilecek durumları düşünelim. Kişi herhangi bir durumda adaletle şahitlik ettiğinde, bir yakını suçlu konumda kalabilir. Ama ölümden sonra hesap vereceğini düşünen kişi, böyle bir durumda dahi derhal vicdanını dinler ve Kuran'ın hükmünü yerine getirir. Çünkü dünyadaki hiçbir çıkar, ahiretteki çıkarından daha üstün değildir.
Allah adaletli davranmayla ilgili olarak başka bir ayette de şöyle bildirmektedir:

Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)

Bir kişinin bu ayeti yerine getirebilmesi için, en öfkelendiği anda dahi öfkesini yenip, adil karar vermesi gerekmektedir. Karşısındaki kişi hiç sevmediği, hatta ahlakından dolayı kin duyduğu, birçok tavrıyla veya konuşmasıyla onu kızdıran biri olabilir. Ancak her kim olursa olsun, herkese karşı adaletli olmak Allah'ın bir emridir. Ve her insan hayatı boyunca Allah'ın bu emrine uymakla sorumludur.
Başka bir örnek, Allah'ın insanlara zanda bulunmaktan ve dedikodudan kaçınmalarını emretmesidir:

Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir. (Hucurat Suresi, 12)

Yukarıdaki ayetle Allah insanları bazı kötü ahlak özelliklerinden sakındırmaktadır. Ayette sayılan üç tavır da aslında birbirleriyle bağlantılıdır. Bir insanı arkasından çekiştiren kişi zaten onun hakkında birtakım kötü zanlar da besliyor demektir. Aynı şekilde diğerinin gizli yönlerini araştıran kişi yine çeşitli zanlar üzerine böyle bir davranışta bulunuyordur. Bunlar toplumda çok yaygın ve kabul görmüş davranışlardır. Ancak kesinlikle vicdana aykırıdırlar.

Bunun iyi bir kıstası, insanın kendisini böyle bir durumda düşünmesidir. Hiçbir insan kendisi hakkında dedikodu yapılmasını, kendisinin gizli yönlerinin, kusurlarının araştırılmasını, çevresindekilerin kendisiyle ilgili yanlış ve kötü zanlarda bulunmalarını, birşeyi yapmadığı halde başkalarının yaptığını düşünmelerini asla istemez. Böyle bir durumu sezdiğinde büyük bir haksızlığa uğradığını düşünecek, kendini güvensiz, huzursuz hissedecektir. Bir insana bunları yapmak, onu böyle bir ortamda yaşatmak ise elbette ki vicdansızlıktır. Bir insanın kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına kesinlikle uygulamaması onun vicdanının göstergesidir.

Allah bu nedenle, bu tavırları "ölü kardeşinin etini yemeye" benzetmiştir. Bu, ne kadar tiksinti vericiyse, dedikodu, zan ve hata arama gibi tavırlar da o kadar tiksinti vericidir. Ayrıca Allah bu ve benzeri tavırlarda bulunanları cehennemle tehdit etmektedir:
Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline; (Hümeze Suresi, 1)

Ki o, mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanıyor. Hayır; andolsun o, 'hutame'ye atılacaktır. "Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. (Hümeze Suresi, 4-6)

Kıskançlık, kin, çekememezlik gibi Kuran ahlakına aykırı tavırların sonucunda gelişen dedikodu, gizli yönleri araştırma ve zanda bulunarak bir kişiye ithamda bulunmak, her ne kadar toplumca yadırganmasa da kesinlikle vicdana uygun tavırlar değildir. Allah'ın böyle tavırlara vereceği karşılık düşünüldüğünde bir an bile yapılmaması ve hatta yapan kişilerin engellenmesi, Kuran ahlakına en uygun davranış biçimi olacaktır.

Kuran'ın ve dinin ruhunu ve anlayışını kavrayan insanın her tavrı ve düşüncesi dinin öngördüğü ahlaka göre belirlenecektir. Diğer bir deyişle bu ahlakı yaşayan insan, her an vicdanlı davranacak ve düşünecektir. Herşeyden önce ölümü ve ahireti hiçbir zaman unutmayacak, unutmadığı için her tavrı ahirete yönelik olacaktır. Böyle üstün bir kişi ahireti hem kendisi hem de dostları için düşünecek; bir yandan kendi ahiret yurdunu hazırlarken bir yandan da sevdiği dostlarının veya diğer insanların da ahireti için çaba harcayacaktır.


Söz konusu insanların üzerinde, gerçeğin farkında olmanın getirdiği bir dikkat vardır. Sıradan gibi görünen olaylarda dahi dünyaya yönelik değil, ahirete yönelik yorumlar yaparlar. Örneğin çok güzel ve şık giyinmiş bir arkadaşını gördüğünde, aklına hemen onun da bir gün öleceği, ahirette hesap vereceği gelir. Allah'ın, onu karşısına ahirette en güzel haliyle çıkarması için dua eder. Arkadaşını dünyaya bağlayacak konuşmalar yapmaktan şiddetle kaçınır. Aksine ona Allah'ı, cenneti ve cehennemi hatırlatır. Onun dünyada ve ahiretteki iyiliği ve rahatlığı için dua eder. Vicdanlı bir insan arkadaşına sevgisini, onun ahireti için bir çaba göstererek, onu kötülüklerden sakındırıp iyilikleri emrederek gösterir.

Vicdanına uyan, daima Allah'ın hoşnutluğunu arayan bir insanın ilk bakışta diğer kişilerden bir farkı yokmuş gibi görünebilir. O da okula veya işe gider, alışveriş yapar, eğlenir. Ancak her yaptığında Allah'ın hoşnutluğunu aramaktadır. Bir ayette Allah şöyle bildirmektedir:

(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar. (Nur Suresi, 37)

"Bir insan, yaptığı sıradan, gündelik işler esnasında Allah'ın hoşnutluğunu nasıl arar, Allah'ı her an nasıl zikreder?" diye düşünülebilir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, vicdanına uyan biri için ibadetleri ve Allah'ın emirleri herşeyden çok daha önceliklidir. Her an Allah'ın kendisini izlediğini bilir ve bir an bile bunu unutmaz. Yaptığı ticarette ve alışverişte dünyaya yönelik çıkarlarını değil, ahiretteki çıkarlarını gözetir. Dürüstükten asla taviz vermez, ahirette hesabını veremeyeceği, utanç duyacağı hiçbir tavra rağbet etmez. Bütün karını kaybedeceğini bilse dahi ölçüde, tartıda veya hesaplarında bir haksızlık yapmaz. Her konuda son derece güvenilir olur. İmkanı olduğu halde borcunu ödemekte zorluk çıkarmaz. Veya kendisine borcu olan kişi eğer güçlük içindeyse, Kuran'ın da tavsiyesine uyarak alacağından vazgeçebilir. Kuran'da bu konuyla ilgili tavsiye şöyledir:

Eğer (borçlu) zorluk içindeyse, ona elverişli bir zamana kadar süre (verin). (Borcu) Sadaka olarak bağışlamanız ise, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. (Bakara Suresi, 280)

Mümin, rızkı ve zenginliği verecek olan tek gücün Allah olduğunu asla aklından çıkarmaz. Elde ettiği gelirle şımararak azgınlaşmaz, aksine Allah'ın her verdiği nimete şükreder.

Yukarıda anlatılanlar Kuran'dan bazı örneklerdir. İnsanın günlük yaşamı sırasında karşılaştığı ve Kuran'dan çözüm bulabileceği, doğruyu öğrenebileceği daha pek çok olay vardır. Dini yaşamak isteyen her insan, vicdanını bu yönde kullanarak Kuran'ı okumalı ve okuduklarını yine vicdanını kullanarak uygulamaya geçirmelidir.

Vicdan, Allah'ın en fazla hoşnut olacağı tavrı arar

Vicdanlı bir insan Allah'ın hoşnutluğunu aramada çok titiz davranır. Her zaman "Allah'ı en fazla nasıl razı ederim" diye düşünür. Hiçbir tavrında başka insanların hoşnutluğunu, onların gözündeki konumunu gözetmez. Katıksız olarak Allah'a yönelir.
İnsanlardan bazıları ise dini, vicdanlarını kullanarak değil, atalarından gördükleri şekilde bir gelenek ve alışkanlık olarak yaşarlar.

İbadetleri yerine getirirler, ezberledikleri birtakım şeyleri uygularlar ve bunlarla yetinirler. Oysa vicdanı tam olarak kullanmadan dini yaşamak mümkün değildir. Söz konusu kişiler sadece yaşadıkları çevreye aykırı düşmemek için veya öyle alıştıkları için "dine uygun" görülen bir hayat şekli seçmişlerdir. Bu nedenle, bu kişiler dinde "Allah için en fazla ne yaparım" değil, "en az ne yaparsam insanları dindar olduğuma inandırırım" mantığındadırlar.

Vicdanlı bir insan ise her ibadeti, her tavrı en güzel şekliyle nasıl uygulayacağını düşünür. Hesap gününde hiçbir tavrının, hiçbir konuşmasının kendisi için bir risk oluşturmasına izin vermemek için gücünün ve aklının yettiğinin en fazlasını arar. Çünkü yaptığının karşılığını ahirette alacağını bilir. Nitekim Allah bu konuda insanları uyarmaktadır:

Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak neyi takdim ederseniz, onu Allah Katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 110)

Bir insanın yaptığı her işte en güzelini, yapabileceğinin en fazlasını aramasına Kuran'da bir örnek, müminler arasında "sözün en güzeli"nin kullanılması emridir:

Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)

Allah'ın bu emrini bilen kişi sözün en güzelini vicdanına başvurarak bulacaktır. Konuşmalarında "ne olursa olsun" deyip ilk aklına geleni söyleyip bırakmaz. Aksine, en güzel, en etkileyici konuşmaları yapar, karşısındaki kişileri incitmemeye, onların neşelerini kaçırmamaya özen gösterir. Allah'ın en hoşnut olacağı konuşmayı seçer ve bunda vicdanını anahtar olarak kullanır.

Bir başka ayette de Allah, dine bağlılıkları açısından insanları üç gruba ayırmıştır:

Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi orta bir yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda yarışır öne geçer. İşte bu, büyük fazlın kendisidir. (Fatır Suresi, 32)

Ayette de belirtildiği gibi, insanlardan bir kısmı din ahlakını zaten hiç yaşamazlar. Bir bölümü ise vicdanlarını tam olarak kullanmadıkları için orta bir yol tutarlar. Yani vicdanlarının her emrettiğine değil, sadece bir kısmına uyarlar. Çıkarlarının çatıştığı noktalarda vicdanlarına uymayabilirler. Örneğin vakitlerinin ve imkanlarının tamamını din için kullanmak yerine sadece bir kısmını kullanırlar. Dinin ve güzel ahlakın insanlar arasında yaygınlaştırılması konusunda ciddi bir çaba harcamazlar. Yerine getirdikleri bazı ibadetleri, helal ve haramlara dikkat etmeyi öne sürerek, kendilerini ahlaki açıdan da yeterli görürler. Halbuki vicdana uygun olan, helal ve meşru olan tavırlar içerisinde ahlaken de en doğru, en güzel olanı seçip uygulamaktır. Nitekim Allah, Kuran'da sözün en güzeline uyanlardan övgüyle söz etmiştir:

Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir. (Zümer Suresi, 18)

Üçüncü grup ise hayırlarda yarışanlardır ki, bu kişiler vicdanlarının emirlerini en fazlasıyla uygularlar. Hatta en fazla sevabı kazanmanın yarışı içerisindedirler. Her türlü hizmette, her hayır işinde öne atılırlar. Hiçbir işte başkalarının yapmasını beklemezler, aksine kendileri ön plana çıkarak talip olurlar. Yapabilecekleri daha iyi işler varken veya daha fazlasını yapabilecekken, daha az olanı seçmeyi vicdanları kabul etmez.

Mümkün olan en iyiyi seçme konusunda bir diğer örnek de Nisa Suresi'nden verilebilir. Bu surede Allah, emanet edilen şeylerin, o konuda ehil olan yani yetki ve yetenek sahibi kişilere verilmesini emretmektedir:

Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)


Emanet edilecek şey bir görev, sorumluluk veya korunması gereken değerli bir eşya olabilir. Böyle bir durumda, örneğin söz konusu emanet eğer bir eşya ise onu, dikkati en açık, en dürüst ve en aklıbaşında kişiye vermek bu ayetin en doğru şekilde uygulanması demektir. Bir görev veya sorumluluk verirken de aynı şekilde bu konuda en bilgili, en tecrübeli, kısacası bu sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirebilecek kişi seçilmelidir. Daha az yetenekli veya daha az bilgili birinin seçilmesinde büyük olasılıkla nefsani bir çıkar gözetilmiş demektir. Bir kişinin güvenilirliğinden çok, o kişinin kan bağı açısından yakınlığı ya da ileride karşılık olarak başka çıkarlar sağlaması gibi hesaplar yapılmış olabilir. Ki genelde toplumda yaygın olan anlayış budur. Çıkar ilişkileri birinci dereceden önemli olur. Oysa her konuda en iyisini, en doğrusunu aramak Kuran ahlakının bir gereğidir.

Görüldüğü gibi vicdan, sadece Allah'ı tanımayı, O'nun varlığını kabul etmeyi değil, aynı zamanda O'nu razı edecek işler yapmayı ve bu işlerde de çok titiz olmayı gerektirmektedir. İnsanların büyük çoğunluğu ise Allah'ın varlığına inanmanın yeterli olduğunu zanneder. Kuran'daki bazı ayetlerde bu kişiler şöyle bildirilmektedir:

De ki: "Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir? Onlar: "Allah" diyeceklerdir. Öyleyse de ki: "Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah'tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz? (Yunus Suresi, 31-32)

Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, bu kişiler Allah'ın varlığına inanır, hatta Allah'ın kendilerine rızık verdiğini, kendilerini yaratan ve öldüren olduğunu, herşeyin Yaratıcısı ve sahibi olduğunu da kabul ederler. Vicdanlarını ancak bu kadar bir anlayış için kullanır ve bunu dindarlıkları için yeterli görürler. Oysa vicdanını sonuna kadar kullanan bir kişi, Allah'ın Yüceliğini kavrayabildiği için O'na karşı saygı dolu bir korku duyar. Bu diğer bilinen korkulardan farklı bir korkudur; Allah'ın hoşnutluğunu kaybetme korkusudur.

Bundan korku duyan insanın tüm yaşamı yalnızca Rabbimiz'in rızasını kazanmaya çalışarak geçer. Allah'a yakınlaşmada kendisine bir sınır tanımaz. Nitekim Allah Kuran'da Hz. İbrahim'i örnek göstererek şöyle demiştir:

İyilik yaparak kendini Allah'a teslim eden ve hanif (tevhidi) olan İbrahim'in dinine uyandan daha güzel din'li kimdir? Allah, İbrahim'i dost edinmiştir. (Nisa Suresi, 125)

İşte yüzde yüz vicdanla hareket eden insan da, insan aklının Allah'ı kavrayıp anlayabileceği en üst seviyeye ulaşıncaya ve Allah'ın yakın bir dostu oluncaya kadar çaba harcar. Ancak hiçbir zaman en fazla dostluğu ve yakınlığı sağladığından emin olamayacağı için, ölene kadar bu çabası ve isteği devam eder.

Peki "Allah'a yakınlık", "Allah'la dost olmak" nasıl olur? diye düşünebiliriz. İşte bunun anahtarı da vicdanımızdır.