ALLAH’IN İLHAMI; VİCDAN

Vicdan, her insana güzel olan tavrı ve düşünceyi söyleyen, bir insanın sağlıklı muhakemede bulunmasını, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edebilmesini sağlayan manevi bir özelliktir.

Vicdanın önemli bir özelliği tüm insanlarda ortak olmasıdır. Yani bir insanın vicdanına göre doğru olan, aynı koşullar söz konusu olduğu sürece diğer insanların vicdanları için de geçerlidir. Vicdanlar hiçbir zaman çatışmaz. Bunun nedeni ise vicdanın kaynağıdır; vicdan Allah'ın ilhamıdır. Allah, her insana vicdanı aracılığı ile Kendisi'nin hoşnut olacağı umulan en doğru ve en güzel tavırları bildirmektedir.

Vicdanın Allah'ın ilhamı olduğu Kuran'ın Şems Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:

Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene'. Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)


Yukarıdaki ayetlerde Allah nefse fücuru (günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, baş kaldırmak, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak, ahlaki çöküntü, takvanın zıddı) ve aynı zamanda ondan sakınmayı ilham ettiğini bildirmektedir. İşte insanı kötülüklerden sakındıran ve doğruyu bulduran vicdanıdır.

Vicdanın en önemli özelliklerinden biri ise insanın kendi kendine doğruyu bulmasına yardımcı olmasıdır. İlerleyen bölümlerde bunun nasıl gerçekleşebileceğinden bahsedeceğiz. Vicdan, kimse göstermese de insana doğruyu gösterecektir, ancak önemli olan insanın vicdanına başvurması, onun ne dediğini dinlemesi ve eksiksizce söylediklerini uygulamasıdır. Bu nedenle vicdan dinin temel unsurudur diyebiliriz.

Herşeyden önce şunu unutmamak gerekir: Her insan şuur sahibi olduğu andan itibaren Allah'ın kendisine ilham ettiği vicdanının söylediklerinden sorumludur. Etrafındaki olayları idrak etmeye başlayan, muhakeme yeteneği kazanan her insan artık vicdanını duyacak, nefsi ile vicdanını ayırt edebilecek yeteneğe ve vicdanına uyabilecek iradeye sahip olmuş demektir. Artık bundan sonra karşılaştığı olaylar esnasında seçtiği yoldan hesap günü sorgulanacaktır; vicdanına uyuyorsa Allah'ın sonsuz cennetine layık görülecek, nefsine uyuyorsa "kapıları kilitlenmiş" sonsuz bir ateşle karşılaşılacaktır.

ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİ VİCDANLA GÖRÜLEBİLİR

Vicdanına uyan bir insanın ilk olarak yapacağı şey, çevresinde gördüklerini sorgulamak ve araştırmak olacaktır. Ve idrak yeteneği gelişmiş insan görecektir ki, kusursuz bir evrende, herşeyiyle eksiksiz olarak yaratılmış bir dünyada yaşamaktadır.

Herkes doğduğu andan itibaren içinde bulunduğu ortamı ve koşulları bir düşünsün. Tüm detaylarıyla ince ince düşünülüp tasarlanmış bir dünyada yaşıyoruz. Sadece kendi bedenindeki sistemler bile insanı şaşkınlığa düşürecek kadar kusursuz. Şu anda bu yazıları okuyan herkesin kalbi hiç teklemeden atıyor, derisi kendisini yeniliyor, akciğerleri kanı temizliyor, böbrekleri kanı süzüyor, hücrelerinde saniyede milyonlarca protein yaşamının devam edebilmesi için sentezleniyor. Ve kişi, içinde gerçekleşen bunlar gibi daha binlerce faaliyetten habersiz yaşıyor ve belki de bunların bazılarının nasıl gerçekleştiğini dahi bilmiyor.

Bu kadarla da kalmıyor; içinde yaşadığımız gezegenin milyonlarca kilometre uzağında gerekli ısı, ışık ve enerjiyi sağlayan Güneş var. Ama Güneş ile Dünya arasındaki mesafe o kadar iyi ayarlanmış ki, bu enerji kaynağı gezegenimizi ne kavurup yok ediyor, ne de soğuktan donduruyor.

Sonra gökyüzüne bakıyoruz. Dünya'yı çepeçevre saran hava kütlesinin estetik görünmesinin yanı sıra insanları ve tüm canlılığı dış tehlikelerden koruduğunu öğreniyoruz. Eğer gezegenimizi saran bu atmosfer olmasa, dünya üzerinde tek bir canlı dahi var olamayacaktı.


Bunların her birini tek tek düşünen insan elbette ki kendisinin ve içinde yaşadığı evrenin nasıl meydana geldiğini ve varlığını nasıl devam ettirdiğini sorgulayacaktır. Bunu araştırdığında ise karşısına iki alternatif çıkacaktır: Yaratılış ve evrim. Bu alternatiflerden ikincisi tüm evrenin, gezegenlerin, yıldızların ve tüm canlılığın tesadüfler sonucunda kendiliğinden meydana geldiğini size söyleyecektir. Maddenin en küçük birimi olan atomların serbest haldeyken, tesadüfler sonucu biraraya geldiklerini, hücreyi, insanı, atları, kelebekleri, doğayı, yıldızları, kısacası sizin her an görüp de hayrete düştüğünüz son derece kusursuz ve karmaşık yapıları ve sistemleri oluşturduklarını iddia edecektir.

Size sunulan diğer alternatif ise bütün bu gördüklerinizin üstün akıl sahibi, herşeye güç yetiren bir Yaratıcı tarafından var edildiğini, hiçbirinin tesadüflerle meydana gelemeyeceğini, çevrenizde gördüğünüz tüm sistemlerin üstün güç sahibi bir Yaratıcının planı ve tasarımı olduğunu söyleyecektir. O Yaratıcı benzersiz güç sahibi Allah'tır.

Bu aşamada vicdanınıza başvurarak karar vermelisiniz. Sayısız detay içeren, muhteşem sistemlerin tesadüflerle oluşması ve yine kendi kendine bu kadar kusursuzluk içinde işlemesi mümkün müdür?

Vicdanını kullanan her insan bu soruya cevap verebilir ve evrendeki herşeyin bir Yaratıcısı olduğunu ve bu Yaratıcının çok üstün bir akla, çok üstün bir güce sahip olduğunu ve herşeye güç yetirdiğini kavrayabilir. Çünkü çevresindeki herşeyde Allah'ın delilleri açıkça görülmektedir. Evrende ve canlılarda var olan bilinçli tasarımlar, aralarındaki büyük uyum ancak yüksek bir bilincin ürünü olarak ortaya çıkabilir. Bu, son derece açık, yalın ve tartışmasız bir gerçektir. Sadece yaratılmışlar arasındaki büyük uyumu görmek bile vicdanın, bunların birbirlerinden bağımsız olarak tesadüflerle oluşamayacaklarını, hepsinin tek Yaratıcı olan Allah'ın eseri olduğunu görmesi için yeterli olacaktır.

Ancak, vicdanını kullanmayan biri aynı anlayışa sahip olamaz. Çünkü bu kavrayış akılla kazanılır ve akıl ancak vicdana uyulduğunda ortaya çıkan manevi bir özelliktir. Vicdana uygun olarak yapılan her tavır aklın oluşmasını ve gelişmesini sağlar. Fakat burada "aklın tanımı" dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Akıl, günlük yaşamda kullanıldığı anlamından, yani zekadan farklı bir kavramdır. Bir insan ne kadar zeki olursa olsun, bilgisi, kültürü ne kadar fazla olursa olsun, vicdanını kullanmıyorsa "akılsız" olacaktır ve birçok gerçeği göremeyecek, gördüklerini de kavrayamayacaktır.

Zeka ile vicdanın kazandırdığı akıl arasındaki farkı şöyle bir örnekle belirginleştirebiliriz: Bir bilim adamı, hücre ile ilgili yıllarca çok derin ve detaylı araştırmalar yapabilir. Bu konuda dünyanın en bilgili kişisi de olabilir. Ancak eğer akıl ve vicdandan yoksunsa, bu kişi sadece hücre ile ilgili bilgilere sahip olacaktır, yani bu bilgileri sadece "taşıyacaktır". Bu bilgilerin doğrultusunda bir çıkarım yapamayacaktır.

Oysa vicdan ve akıl sahibi bir insan, hücredeki mucizevi özellikleri, detayındaki mükemmellikleri görerek, bu kadar karmaşık bir yapının ancak ve ancak bir Yaratanı, üstün akıl sahibi bir tasarlayıcısı olması gerektiğini anlar. İnsan vicdanıyla düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır: Hücreyi bu mükemmellikte yaratan güç, diğer tüm canlı ve cansız varlıkların da Yaratıcısı olmalıdır.

Kuran'da, vicdanını dinleyerek bu yöntemle Allah'ı bulan Hz. İbrahim örnek verilmektedir:

Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: "Bu benim Rabbimdir." Fakat (yıldız) kayboluverince: "Ben kaybolup-gidenleri sevmem" demişti. Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: "Bu benim Rabbim" demiş, fakat o da kayboluverince: "Andolsun" demişti, "Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum." Sonra Güneş'i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: "İşte bu benim Rabbim, bu en büyük" demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: "Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim." (Enam Suresi, 76-79)

Yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim'in akıl yoluyla Allah'ı nasıl bulduğu görülmektedir. Vicdanıyla, çevresinde gördüğü herşeyin ancak birer yaratılmış varlık olduklarını, Yaratanın ise onlardan çok daha üstün bir varlık olduğunu anlamıştır. Vicdanına başvuran herkes, kendisine anlatan biri bulunmasa dahi bu gerçeği görebilecektir. Hırslarını, tutkularını karıştırmadan samimi olarak, sadece vicdanını kullanarak düşünen herkes Allah'ın apaçık varlığını ve Yüceliğini kavrayabilir.

Vicdanları Allah'ı bildiği halde inkar edenlere günümüzden bir örnek: Evrimciler

Bir insan gerçekler apaçık önündeyken, bu gerçekleri görmek istemezse, hatta bu gerçekler yokmuş gibi davranmaya çalışırsa, bu insan, zekasına rağmen küçük durumlara düşecektir. Vicdanında doğruyu bilen kişinin bunu kabullenmemesinin nedeni, genellikle bu gerçeğin çıkarlarına ters düşmesidir. Bir insanın Allah'ın varlığını kabul etmesi, kendisinden çok üstün, boyun eğmesi gereken, muhtaç olduğu, sorumlu bulunduğu bir varlığı kabul etmesi demektir çünkü.

Vicdanın kapalı olmasının, zekaya ve bilgiye rağmen bir insanı nasıl durumlara düşürebileceğine dair yakın zamanımızdan herkesin tanıdığı bir örnek verelim: Francis Crick, 1950'li yıllarda DNA'nın yapısını keşfeden iki bilim adamından biridir. Bu, şüphesiz bilim tarihi için çok önemli bir buluştu; çok uzun araştırmalar, büyük bir bilgi birikimi ve tabii zeka gerektiriyordu. Nitekim bu "bilim adamı" yaptığı araştırmalardan dolayı Nobel Ödülü kazanmıştı.

Francis Crick, hücre ile ilgili çalışmaları sırasında hücrenin yapısına, içindeki gizli tasarıma hayran kalmıştır. Nitekim koyu bir evrimci olmasına rağmen, DNA'nın mucizevi yapısına şahit olduktan sonra yazdığı eserinde bilimsel bir gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Bugün sahip olduğumuz bilgiler ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum hayatın bir mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır." Evrime ve dolayısıyla hayatın tesadüfler sonucu oluştuğuna inanan Crick, hücredeki detayları görünce yukarıdaki sözleri söylemiş ve hücrenin var oluşunun tesadüflerle mümkün olmadığını, bunun ancak bir mucize olabileceğini belirtmiştir. Oysa evrimciler tesadüf dışında bir açıklamaya inanmazlar, çünkü bu onların Allah'ın varlığını kabul etmelerini gerektirir. Hücredeki mükemmelliği ve kusursuzluğu yakından görmek Crick'i o kadar etkilemiştir ki, ideolojisine ters olmasına rağmen bunu itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Ancak Crick, vicdanına uzun süre uyamamış ve Allah'ın varlığını kabul edemeyeceğini, bu nedenle üstün bir akıl gerektiren ve tesadüflerle açıklanamayan bu süreci Allah'ın değil "uzaylıların" yarattığını iddia etmiştir. Yani Crick'e göre hayatı yaratan Allah değil, uzaylılardır. Uzaylılar dünyaya ilk DNA'yı getirerek hayatı başlatmışlardır! İşte vicdanı hapsetmek, baskı altına alarak sesini kesmek, her ne kadar zeki veya kültürlü de olsa kişiyi bu duruma getirir. Bu Nobel ödüllü "bilim adamı", bu kadar üstün bir yapıyı meydana getirebilecek uzaylının nasıl yaratıldığını dahi düşünemeyecek kadar sığ bir görüşe sahiptir.


Ünlü Amerikalı biyokimya profesörü Michael J. Behe, vicdanlarını kapatan bilim adamlarının durumunu, vicdan kelimesini kullanmadan şöyle açıklamaktadır:

"Son kırk yıl içinde modern biyokimya hücrenin sırlarının önemli bir bölümünü ortaya çıkardı. Bunun için harcanan emek ise gerçekten çok büyüktü. On binlerce insan, bu sırları bulmak için yaşamlarını laboratuvarlardaki uzun çalışmalara adadılar...

Hücreyi araştırmak için gerçekleştirilen tüm bu çabalar, çok açık bir biçimde, bağıra bağıra, tek bir sonucu veriyordu: "Dizayn!" Bu sonuç o denli belirgindi ki, bilimin tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak görülmeliydi... Bu zafer on binlerce insanın "Euraka!" (buldum) çığlıklarıyla bu büyük buluşu kutlamalarına yol açmalıydı...

Ama hiçbir kutlama yaşanmadı, hiçbir sevinç ifade edilmedi. Aksine hücrede keşfedilen büyük karmaşıklığın karşısında, utangaç bir sessizlik hakim oldu. Konu halka açık bir ortamda gündeme getirildiğinde, çoğu bilim adamı bundan rahatsız oluyorlar. Kişisel diyaloglarda ise biraz daha rahatlar; çoğu keşfettikleri açık gerçeği kabul ediyor, ama sonra yere bakıp başlarını sallıyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyorlar.

Peki neden? Neden bilim dünyası, keşfettiği büyük gerçeğe sahip çıkmıyor? Neden ortaya çıkan açık dizayn entelektüel eldivenlerle kenarından tutuluyor? Çünkü bilinçli bir dizaynı kabul etmek, ister istemez Tanrı'nın varlığını kabul etmeyi çağrıştırıyor onlara". (Michael J. Behe, "Darwin's Black Box", New York: Free Press 1996, ss. 232-233)

Allah'ın varlığının delilleri herkes için çok açık ve görülebilirdir. Tüm evrene hakim olan dizaynın Yaratıcısının Allah olduğu çok açık bir gerçektir. Allah'ın varlığını inkar edenlerin bir kısmı, gerçekten inanmadıkları için değil, birtakım dünyevi hesaplar nedeniyle Allah'ı inkar etmektedirler. Vicdanında herkes Allah'ın varlığını, sonsuz gücünü bilir. Ancak Allah var diyen ve Allah'ın gücünü gereği gibi kavrayan kişi, O'na karşı sorumlu olacağını, O'nun emirlerine uyması ve O'nun için yaşaması gerektiğini de bilir. Tüm bunları bilmesine rağmen inkarda direnen kişi ise, bu büyük gerçeği kabul etmek çıkarlarına ve içindeki büyüklük hissine uygun olmadığı için inkar eder.

Kuran'da bu durumdaki insanların tarifi, Neml Suresi'nde şöyle geçmektedir:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Kuran'da İbrahim Peygamber ile kavmi arasında geçen olaylar bu konuda önemli bir örnektir. Hz. İbrahim'in kavmi putlara tapmaktadır. Burada hatırlatılması gereken önemli bir nokta bulunmaktadır: Kuran'da "putlar", insanların Allah dışında kabul ettikleri her türlü güç için temsili olarak kullanılan bir kavramdır. Bunun için sadece heykelden putlara tapan toplulukları düşünmek yanlış olur. Örneğin evrimcilerin yaptığı gibi atomları, zamanı ve tesadüfleri yaşamı oluşturan güçler olarak görmek, atomları, zamanı ve tesadüfleri ilah edinmek demektir. Oysa ne zaman, ne de tesadüfler hayatı yaratmaya güç yetiremezler. Ancak ve ancak Allah böyle bir güce sahip olabilir. Söz konusu kıssada anlatıldığına göre, Hz. İbrahim kavmine, taptıkları putların hiçbir şeye güç yetiremeyen varlıklar olduklarını göstermek için heykelleri kırmıştır. Kuran'da bu olay şöyle bildirilmektedir:

"Hayır" dedi. "Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim. Andolsun Allah'a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım." Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. "Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir" dediler. "Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik" dediler. Dediler ki: "Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar." Dediler ki: "Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?" "Hayır" dedi. "Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin." (Enbiya Suresi, 56-63)

Taptıkları putlarının kendilerine cevap veremeyeceğini, aslında değil herhangi birşeyi yaratmayı, kendilerini bile savunmaktan aciz heykeller olduğunu bilen inkarcılar vicdanlarında doğruyu görürler:

Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; "Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)" dediler. (Enbiya Suresi, 64)
Ancak vicdanlarına uymaları uzun sürmez. Daha önce de belirtildiği gibi büyüklenme ve zulümleri nedeniyle vicdanen gördükleri gerçeği inkar ederler:

Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: "Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin. Dedi ki: "O halde, Allah'ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?" Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 65-67)

Vicdanlarının ortaya çıkarılması inkarcıları dehşete kaptırır ve vicdanlarının kabul ettiğine bütün güçleriyle direnirler. Gerçeği kabul etmemek için, gerçeği kendilerine açıklayan kişilere karşı şiddetli bir nefret duyar, sapkın inanışlarını kurtarmak için elçileri öldürmeyi bile göze alırlar:

Dediler ki: "Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun. (Enbiya Suresi, 68)


Bu durum sadece belli bir kesim için değil, toplum içinde pek çok kişi için geçerlidir. Bir insan saygın bir bilim adamı olabilir, çok kültürlü, çok zengin veya çok zeki olabilir. Hatta zekasıyla birçok şey meydana getirebilir, buluşlar yapabilir. Çok başarılı bir işadamı veya sanatçı olabilir. Ancak bu insan tüm bunları yaparken, vicdanını kullanarak, kendisini yaratan Allah'ı düşünüp, O'nun gücünü ve sanatını öveceği, O'nun kendisine bunları görme, anlama imkanı verdiği için O'na şükredeceği yerde, zekası ve buluşları ile, kazandığı para ile övünür gururlanır. Ve bu yaptıklarının hiçbirinin öldükten sonra kendisine bir fayda sağlamayacağını da düşünmez.
Oysa unutmamalıdır ki, geçmişte yaşamış, kendi döneminde birçok önemli buluş yapmış, büyük devletleri yönetmiş veya dünyanın en zengini olmuş kişilerin çoğunun adı dahi şu an bilinmiyor. İsimleri bilinse bile ölmüş biri için, bunun bir anlamı yok. O insanlar, Allah'ın gücünü unuttukları için öldükten sonra, dünyada yaptıkları işler kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. Böyle kişiler kendilerine Allah'ın verdiği bilgiyle, nimetlerle Allah'a dönüp yöneleceklerine bunlarla doğru yoldan sapmışlardır. Bu, onların kalplerinin mühürlü olmasından, yani vicdanlarını kapatmalarından kaynaklanmaktadır. Allah Kuran'da kendi çıkar ve tutkularına uyan ve sahip oldukları özellikler nedeniyle azan bu kişileri şöyle bildirmiştir:

Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah'ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? Dediler ki: "(Bütün olup biten,) Bu dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve diriliriz; bizi 'kesintisi olmayan zaman' (dehrin akışın)dan başkası yıkıma (helake) uğratmıyor." Oysa onların bununla ilgili hiçbir bilgileri yoktur; yalnızca zannediyorlar. (Casiye Suresi, 23-24)

Ayetlerde de görüldüğü gibi, vicdanlarını geride bırakıp nefislerine uyan ve sahip oldukları özellikler sebebiyle azan bu kişiler "sağırlar ve körler" olarak tanımlanmışlardır. Kalplerinin mühürlü olması, anlayışlarının olmadığını, yani akıllarını kullanamadıklarını, doğruyu yanlıştan ayıramadıklarını bildirmektedir. İçine düştükleri bu durumun tek nedeni ise, vicdanlarını kullanmamalarıdır.

VİCDAN VE KURAN

Bu bölüme kadar, vicdan sahibi bir insanın kendisine hiçbir şey öğretilmese de Allah'ın varlığını nasıl bulabileceğinden bahsettik. Vicdanıyla bir Yaratıcının olduğunu anlayan insan yine vicdanını kullanarak düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır: Allah bu kadar kusursuz bir evren yaratıyor ve insana da bunu anlayacak bir şuur veriyorsa, yarattığı insanı başıboş bırakmayacaktır. Mutlaka yarattığı bu akıllı varlıklarla bir bağlantı kurmuş, kendini tanıtmış olmalıdır. Bunun da ötesinde herşeyi yaratan Allah, bunları mutlaka bir amaç için yaratmıştır ve bu amacını da onlara bildirmiştir.

Vicdanını kullanan kişi, kendisini ve tüm evreni yaratan Allah'ı tanımak için büyük bir istek duyar. Hatta hayatının tek amacı bu olur. Kendisini yoktan var eden, bir "hiç"ken veya "hiçlik"ken ona hayat veren Allah'a muhtaç olduğunu, tüm gücün O'nun olduğunu anlar.
Ayrıca Allah'ın herşeyi bir amaç için yarattığını fark eder. Herşeyin bir görevi vardır. Gökyüzü gezegeni koruyan bir tavan gibidir. Hücreler canlılığı meydana getirmek için yaratılmışlardır. Yağmur tüm dünyaya bereket getirmektedir. Güneş tüm dünyanın ısı ve ışık kaynağıdır. Hatta o kadar önemli bir amaçla yaratılmıştır ki, o olmasa hayat olmaz. Kısacası insan, burada saydığımız ve sayamadığımız herşeyin özel bir amaçla var edildiğini görebilir. O zaman "benim yaratılış amacım ne?" diye kendi kendine sorar.

Dahası "böyle mükemmel, kusursuz planlanmış bir dünyada yaratılıp, kısa bir süre sonra öleceksem, mutlaka burada bulunuş amacım olmalı, bu kadar kısa bir ömür için bu kadar detayın bir anlamı olmalı" diye düşünür. Ve bu sorularına cevap arar.


Allah'ı tanımak, O'nun kendisinden neler istediğini, yaratmasındaki amacı öğrenmek için insanlardan duyduğu bilgilerle yetinmez. İnsanların verdiği bilgilerin yeterli olmayacağını veya yanlış olabileceğini vicdanıyla anlar. Herşeyden önce herkesin söylediği birbiriyle tutarsızdır, çelişkilerle doludur. Allah'a ulaşmak için en güvenilir kaynağın Allah'ın vahyettiği kitap olduğunu düşünür. Bunun sonucunda ise Allah'ın en son gönderdiği ve korunmuş kitabı olan Kuran'ı kendisine rehber edinir.

Kuran'ı "terk edilmiş bir kitap" kılanlar vicdanlarına uymayanlardır

Yukarıda da söz ettiğimiz gibi, vicdanını kullanan biri kolaylıkla kendisine Kuran'ı rehber edinmesi gerektiğini anlayacaktır. Ancak çevrenizdeki insanların çoğunluğuna bir bakın. Kaç kişi Kuran'ı merak edip okumuştur?

Şöyle düşünmek gerekir: Allah insanlara bir kitap gönderiyor ve insanlara bu kitaptan sorumlu olduklarını, öldükten sonra bu kitabın içinde yazanlara uyup uymadıklarından sorgulanacaklarını ve sonuca göre cennete veya cehenneme gireceklerini bildiriyor. İnsanlar bu gerçeği vicdanlarına başvurarak anlamasalar dahi birilerinden duyuyorlar ve bunu herkes biliyor. Ama buna rağmen Kuran'ı okumuyorlar. Sorumlu oldukları kitabın içinde neler yazdığını merak bile etmiyorlar.

O zaman şöyle bir örnek verelim: Bir kişiye işyerinden veya okulundan bir mektup gelse ve üzerinde içinde yazanların kariyeri veya eğitimi açısından çok önemli olduğu yazsa... Ve bu mektubu okuyup ertesi güne kadar içinde yazanları eksiksiz olarak yapması belirtilse, bu mektubu ne yapar? Hiç içine bakmadan duvarına mı asar, çekmecesine mi kaldırır veya okuduktan sonra bir kenara bırakıp içinde yazanları görmezlikten mi gelir? Yoksa bu haber ve mektup kendisine ulaşır ulaşmaz büyük bir heyecan ve dikkatle her satırını okur, her yazılanı anında eksiksiz olarak uygular mı?

Aklı ve sağduyusu bu mesajı okumasını söyleyecektir. Kuran da kişinin dünya hayatında alacağı en önemli mesajdır; insana doğrudan doğruya onu Yaratan'dan gelen hak sözdür. Ancak insanların büyük çoğunluğu içlerinde bulundukları gafletten dolayı bu kadar önemli bir kitabı, Allah'ın insanlara mesajını açıp okumazlar bile.

Nitekim Kuran'da insanların Allah'ın indirdiği kitabı terk ettikleri şu ayetlerle bildirilmektedir:

Ve elçi dedi ki: "Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur'an'ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar." (Furkan Suresi, 30)

Ne zaman onlara Allah Katından yanlarındakini doğrulayan bir elçi gelse, kitap verilenlerden bir takımı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah'ın Kitabını arkalarına attılar. (Bakara Suresi, 101)


Yukarıdaki ayette, "sanki bilmiyorlarmış gibi" ifadesi kullanılarak, insanların bildikleri halde Allah'ın Kitabını görmezlikten geldikleri vurgulanmaktadır. Herkes vicdanında Kuran'ı okuması ve uygulaması gerektiğini bilir, ancak çoğunluk bu gerçeği görmezlikten gelmektedir. Bu ise insanların vicdanlarına uymamalarından kaynaklanır.

VİCDAN VE KURAN İNSANA HAYATININ GERÇEK AMACINI GÖSTERİR

Bizim sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız? (Mü'minun Suresi, 115)
Bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, vicdanıyla düşünen insan hayatının amacını merak edecek ve cevabını araştırırken Allah'ın vahyi olan Kuran'a yönelecektir. Kuran'ı eline alan biri için çok önemli bir nokta vardır: Kuran'ı okurken de vicdanın daima uyanık olması, her ayetin büyük bir samimiyetle okunarak uygulamaya geçirilmesi ve yaşanması gerekir.

Kuran'ı okuyan kişi öncelikle yaratılış amacına da cevap bulacaktır. Bu amaç Kuran'da şöyle bildirilir:

Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların Beni doyurup-beslemelerini de istemiyorum. Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır. (Zariyat Suresi, 56-58)

İnsanın dünya üzerinde geçireceği hayatın amacı ise, Allah'ı razı edecek iyi ve güzel davranışlarda bulunmaktır. Ve Allah, insanı bu amaçla denemektedir:

O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır. (Mülk Suresi, 2)

Şüphesiz Biz, yeryüzü üzerindeki şeyleri ona bir süs kıldık; onların hangisinin daha güzel davranışta bulunduğunu deneyelim diye. (Kehf Suresi, 7)

Şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör. (İnsan Suresi, 2-3)


Bu ayetleri gören kişi, Allah'ın hayatı insanları denemek için yarattığını anlar. Hemen o güne kadarki hayatını ve çevresindeki diğer insanların yaşadıkları hayatı gözünde canlandırır. Çevresindeki insanların çoğu dünya hayatına yönelik bir koşturma ve çabalama içerisindedir; çok detaylı planları vardır, ama bu planların tamamı dünya içindir; gideceği okul, sahip olacağı meslek, evliliği, çocuk sahibi olması, nasıl bir evde oturacağı, hangi marka araba alacağı, maaşına ne zaman ne kadar zam geleceği, yılbaşını nerede geçireceği, doğum gününde ne hediye alacağı, emeklilik zamanı, gideceği tatil vs. Herkesin aklında hep bu türde planlar ve hedefler bulunmaktadır. Ama ne ilginçtir ki, kimse dünyada bulunuşunun gerçek amacını düşünmemektedir. Vicdanlı bir kişi bunlara şahit olduğunda, Allah insanlara asıl amaçlarını bildirmişken onların bunu görmezlikten gelmelerinin büyük bir gaflet olduğunu düşünür.

İnsanı yaratan, ona can veren ve onu yaşatmaya devam eden Allah'tır. Ve Allah insanın yaratılış amacını çok açık bir şekilde bildirmiştir: "Allah'a kul olmak". İnsanı mutlu edecek olan tek şey de, yaratılış amacına uygun olarak Allah'a boyun eğmek, herşeyini O'na adayıp sadece Allah'ın rızasını kazanmaktır. Ama insanlar bu gerçeği hiç bilmiyormuş ve sanki bu dünyaya sadece bu dünya hayatını yaşamaya gelmiş gibi, yaşamlarını büyük bir gaflet ve hırsla sürdürmektedirler. Vicdanıyla düşünen kişi ise, insanların büyük çoğunluğunun bu önemli gerçeğe karşı tehlikeli bir aldırmazlık içinde olduğunu görür. Böylece çevresindekilerin kendisi için bir kıstas olamayacağını, "ama insanların çoğunluğu böyle yapıyor" diyerek insanlara uymasının Allah'ın Kitabına uymasını engelleyeceğini kavrar ve kendisine rehber olarak Kuran'ı edinir. (Bkz. "İnsanların Çoğunluğu Böyle Yapıyor" Mantığı bölümü)